Aykul Topçu Hukuk Bürosu


  KISA ADI “2B YASASI” OLAN KANUN HAZIRLIKLARI ÜZERİNE BİR İNCELEME   YARGI VE SORUNLARI ÜZERİNE BİR İNCELEME   EKO-HUKUK VE ORMANLARIMIZ   2872 SAYILI ÇEVRE KANUNU DEĞİŞTİREN 5491 SAYILI KANUN HAKKINDA İNCELEME VE HUKUKİ GÖRÜŞ   YABANCILARA ARAZİ SATIŞI KONUSUNDA HUKUKSAL İNCELEME   EKO-HUKUK ve ÜSTÜN KAMU YARARI   TEMEL DOĞAL VARLIKLARIMIZDAN ORMANLARIMIZ VE 2B SORUNU   TARIM ALANLARI ve MERALARDA AMAÇ DIŞI KULLANIM ve ÜSTÜN KAMU YARARI   VAKIFLAR KANUNU HAKKINDA DEĞERLENDİRME   TURİZMİ TEŞVİK KANUNUNDA DEĞİŞİKLİK YAPILMASINA DAİR 5761 SAYILI KANUN’UN İNCELENMESİ   ÜÇÜNCÜ KÖPRÜ VE EKO-HUKUK   YARGITAY İÇTİHATLARI BİRLEŞTİRME BÜYÜK GENEL KURULUNUN 30.04.2010 TARİH ve ESAS:2004/1 KARAR:2010/1 SAYILI İÇTİHADI BİRLEŞTİRME KARARININ DEĞERLENDİRİLMESİ   DOĞAL VARLIKLARA ZARAR VEREBİLECEK YENİLENEBİLİR ENERJİ YATIRIMLARINDA DANIŞTAY UYGULAMASI ve ÜSTÜN KAMU YARARI   TABİATI VE BİYOLOJİK ÇEŞİTLİLİĞİ KORUMA KANUNU TASARISI DEĞERLENDİRMESİ ve ÖNERİLER   Havza Yönetimi , Örgütlenmesi ve Genel Su Kanunu (Su Çerçeve Yasası) Projesi   Türk Hukuk Sisteminde Çevre ile ilgili Konularda Bilgiye Erişim-Katılım-İdareye/Yargıya Ulaşım Hakları ve Aarhus Sözleşmesi   YABANCILARA ARAZİ SATIŞI KONUSUNDA ANAYASA MAHKEMESİNİN 2644 SAYILI TAPU KANUNU DEĞİŞİKLİĞİ İLE İLGİLİ 5872 SAYILI KANUN HAKKINDA SON KARARININ DEĞERLENDİRİLMESİ   ANAYASA MAHKEMESİNİN, 5831 SAYILI ve 3402 SAYILI KADASTRO ve 6831 SAYILI ORMAN KANUNU DEĞİŞTİREN KANUN HAKKINDAKİ 12.05.2011 TARİHLİ KARARININ DEĞERLENDİRİLMESİ   2A ve 2B ALANLARI İLE İLGİLİ TASARI ve CHP TEKLİFİ ÜZERİNE BİR DEĞERLENDİRME   EKOLOJİK HUKUK AÇISINDAN YENİ ANAYASA GELİŞMELER-SORUNLAR-ÖNERİLER   648 SAYILI KHK ve DAYANAĞI 6223 SAYILI YETKİ KANUNUNUN EKOLOJİK HUKUK AÇISINDAN DEĞERLENDİRİLMESİ   TÜRKİYE’DE EKOLOJİK HUKUK UYGULAMALARI (ve özelde Trakya)(ECOLOGİCAL LAW PRACTİCES IN TURKEY specially in Thrace)   KENT HUKUKU VE ŞEHİR PLANLAMASI AÇISINDAN TAKSİM MEYDANI YAYALAŞTIRMA PROJESİ  HUKUK SİSTEMİNDE TEMEL İNSAN HAKLARI ve GELİNEN SON AŞAMA; “DÖRDÜNCÜ KUŞAK HAKLAR ve BUNLARI TALEP HAKKI”  MERSİN-AKKUYU NÜKLEER GÜÇ SANTRALİ İLE İLGİLİ ÇED OLUMLU KARARININ ve NİHAİ ÇED RAPORUNUN HUKUKSAL AÇIDAN DEĞERLENDİRİLMESİ  MERSİN-AKKUYU NÜKLEER GÜÇ SANTRALİ ANLAŞMASININ HUKUKSAL AÇIDAN DEĞERLENDİRİLMESİ  TÜRKİYE’DE ÇEVRESEL ETKİ DEĞERLENDİRME HUKUKU ve SON ÇED YÖNETMELİĞİ

TÜRKİYE’DE ÇEVRESEL ETKİ DEĞERLENDİRME HUKUKU ve SON ÇED YÖNETMELİĞİ

Özet

        Çevre hakkı ile 1982 Anayasası’nda tanışan Türkiye’de derhal bir Çevre Kanunu (1983) hazırlansa gerek uygulama teşkilatının Bakanlık düzeyine ulaşması 1991 yılını, gerekse en önemli uygulama aracı olan Çevresel Etki Değerlendirmesi Yönetmeliğinin hazırlanması ise 1997 yılını bulmuştur. Geçen 18 yıl içerisinde toplam 20 kez değişen yönetmelik, ekosistemi koruma amacından gittikçe uzaklaşmıştır. Bu olumsuzluğun yanı sıra bir başka olumsuzluk ise ÇED sürecinden kaçınma kararlarındaki olağanüstü fazlalıktır. Hazırlanan yönetmelikler “sürdürülebilir yaşam” ilkesini gerçekleştirmekten uzak ve teknik olarak ise “havza esaslı ve kümülatif” değerlendirme yeteneğinden yoksundur. Sosyal, sağlık ve kültürel etki değerlendirmesi kavramlarının ise henüz sözü edilmemektedir. Ayrıca Yüksek Mahkeme kararlarına rağmen, ısrarla bir takım yatırımları çed sürecinden kaçırmak için yönetmeliklerde ve hatta Çevre Kanunu’nda bile muafiyet maddeleri ile düzenlemeler yapılmaktadır. ÇED ile ilgili kararların uygulama süreleri, muafiyet ısrarları ve bir kısım ucu açık süre düzenlemeleri, İdarenin çevrenin korunması bir yana hukuk devleti olma kavramına bile çok uzak olduğunu göstermektedir.

 

Giriş

        Türkiye “çevre hakkı” ile hukuksal bir metin olarak ilk kez 1982 Anayasası’nın 56ncı maddesi ile tanışmıştır. Uluslar arası alanda ise Birleşmiş Milletler tarafından 1972 yılında Stockholm’de düzenlenen “Çevre ve İnsan” konulu konferans ile konu Dünya gündemine girmiştir. Bilahare 1992 yılında Rio de Jenario’da yine Birleşmiş Milletler tarafından düzenlenen “Çevre ve Kalkınma” konulu konferans ile konu artık düzenli olarak Dünya gündeminde yer almıştır. Bilahare birçok uluslar arası sözleşme ile ekosistem güvence altına alınmaya çalışılmıştır. Geldiğimiz aşamada ise “İklim Değişikliği” konusunda Dünya umutla umutsuzluk arasındaki sarkaçta gidip gelmektedir.

         Türkiye’de Anayasa’nın ardından 1983 yılında “Çevre Kanunu” kabul edilmiştir. Çevre işleri bir süre “Müsteşarlık” düzeyinde yürütülmüş ve 1991 yılında “Çevre Bakanlığı” kurulmuştur. Bilahare “Çevre ve Orman Bakanlığı” olarak değişen teşkilatlanma,  çok kısa süre içerisinde yine değişikliğe uğrayarak “Çevre ve Şehircilik Bakanlığı” olarak görevini sürdürmektedir. Norm koyucu ve denetleyici unsurları içeren çevre konusunun, orman ve şehircilik gibi yatırımcı teşkilatlarla birleştirilmesi, yönetimlerin çevre konusunu öncelik olarak görmediklerinin bir göstergesidir.

 

Çevresel Etki Değerlendirmesi İle İlgili Hukuksal Düzenlemeler

        Çevre Kanunu’nun 1983 yılında kabulünden ancak 14 yıl sonra ve 1997 yılında ilk Çevresel Etki Değerlendirme (ÇED) Yönetmeliği yayınlanabilmiştir. Yönetmelik 2000, 2003, 2008, 2013 ve 2014 yıllarında bütünüyle yeniden yayınlanmıştır. En son 25.11.2014 tarihinde yayınlanan Yönetmelik, tümüyle yeniden yayınlan altıncı yönetmeliktir. Ara değişiklikler de dâhil edilince bu sayı yirmi olmaktadır. ÇED Yönetmeliğinin eşdeğeri olan AB ÇED Direktifi, 1985 yılında yayınlanmış olmasına rağmen bu güne kadar –tespitlerimizde bir hata yoksa- sadece 4 (dört) kez (1985-1997-2011-2014) değiştirilmiştir. 

           Yayınlanan 2000 ve sonrası yönetmelikler ve değişiklikleri sürekli dava konusu olmuştur. En son yeniden Kasım 2014’de yayınlanan yönetmelik de derhal dava konusu olmuştur. Tarafımdan da bu son yönetmelikle ilgili açılmış bir kısmi iptal davası mevcuttur.

          Konu hem genel hem de son yönetmelik esas alınarak değerlendirilecektir.

 

Yönetmeliğin Amaçsal Açıdan Genel Olarak Değerlendirmesi

           Bu bölümde “Amaç” Başlıklı 1. Maddesi Yolu İle Anayasa Md. 56 ve 2872 Sayılı Çevre Kanununa Uyumu Açısından genel bir değerlendirme yapılacaktır. Bu nedenle temel üst hukuk normu olan Anayasa’nın dayanak maddesinin ilgili kısmı aşağıdadır:

Sağlık Hizmetleri ve Çevrenin Korunması

Madde 56 - Herkes, sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkına sahiptir

Çevreyi geliştirmek, çevre sağlığını korumak ve çevre kirlenmesini önlemek Devletin ve vatandaşların ödevidir.

.............................................................................................................................

 

Bilahare de ÇED Yönetmeliği’nin dayanağı olan Çevre Kanunu’nun ilgili maddesi de aynen alınmıştır:

Çevresel Etki Değerlendirilmesi MADDE 10 - Gerçekleştirmeyi planladıkları faaliyetleri sonucu çevre sorunlarına yol açabilecek kurum, kuruluş ve işletmeler bir "Çevresel Etki Değerlendirme Raporu" hazırlarlar. Bu raporda çevreye yapılabilecek tüm etkiler göz önünde bulundurularak çevre kirlenmesine sebep olabilecek atık ve artıkların ne şekilde zararsız hale getirilebileceği ve bu hususta alınacak önlemler belirtilir.

"Çevresel Etki Değerlendirme Raporu"nun; hangi tip projelerde isteneceği, ihtiva edeceği hususlar ve hangi makamca onaylanacağına dair esaslar yönetmelikle belirlenir.

(Ek fıkra: 5177 - 26.5.2004 / m.28) Petrol, jeotermal kaynak ve maden arama faaliyetleri, çevresel etki değerlendirmesi (ÇED) kapsamı dışındadır.

(Ek fıkra: 5177 - 26.5.2004 / m.28) Madenlerin işletilmesi ile ilgili hususlar Maden Kanununun 7 nci maddesine göre yürütülür. Madde 10- (Değişik: 5491 - 26.4.2006 / m.7) Gerçekleştirmeyi planladıkları faaliyetleri sonucu çevre sorunlarına yol açabilecek kurum, kuruluş ve işletmeler, Çevresel Etki Değerlendirmesi Raporu veya proje tanıtım dosyası hazırlamakla yükümlüdürler.

Çevresel Etki Değerlendirmesi Olumlu Kararı veya Çevresel Etki Değerlendirmesi Gerekli Değildir Kararı alınmadıkça bu projelerle ilgili onay, izin, teşvik, yapı ve kullanım ruhsatı verilemez; proje için yatırıma başlanamaz ve ihale edilemez.

Petrol, jeotermal kaynaklar ve maden arama faaliyetleri, Çevresel Etki Değerlendirmesi kapsamı dışındadır.Çevresel Etki Değerlendirmesine tabi projeler ve Stratejik Çevresel Değerlendirmeye tabi plan ve programlar ve konuya ilişkin usul ve esaslar Bakanlıkça çıkarılacak yönetmeliklerle belirlenir.

 

      Bu maddeye bağlı olarak, AB çevre hukuku ilkelerinden biri olan “kirleten öder” prensibi, Çevre Kanunu’nun 28. maddesinde yer almış olup;

Kirletenin Sorumluluğu

Madde 28 - (Değişik: 3416 - 3.3.1988 / M.8) Çevreyi kirletenler ve çevreye zarar verenler sebep oldukları kirlenme ve bozulmadan doğan zararlardan dolayı kusur şartı aranmaksızın sorumludurlar.

Kirletenin, meydana gelen zararlardan ötürü genel hükümlere göre de tazminat sorumluluğu saklıdır.

(Ek fıkra: 5491 - 26.4.2006 / m.19) Çevreye verilen zararların tazminine ilişkin talepler zarar görenin zararı ve tazminat yükümlüsünü öğrendiği tarihten itibaren beş yıl sonra zamanaşımına uğrar.

şeklindedir.

         Bu yol gösterici normların ışığında, bilahare de bu üst hukuk normları ile ÇED Yönetmeliği ve genel olarak da çed olgusunun uyumu incelenecektir.

         Yönetmeliğin amacıÇevresel Etki Değerlendirmesi (ÇED) sürecinde uyulacak idari ve teknik usul ve esasları düzenlemek olarak belirlenmiştir. Çok genel olan bu amaç maddesini daha iyi anlayabilmek için “ÇED” tanımına bakmak gerekecektir. Çevre Kanunu’nda ve bizzat dava konusu Yönetmelikte;

“Çevresel etki değerlendirmesi: Gerçekleştirilmesi planlanan projelerin çevreye olabilecek olumlu ve olumsuz etkilerinin belirlenmesinde, olumsuz yöndeki etkilerin önlenmesi ya da çevreye zarar vermeyecek ölçüde en aza indirilmesi için alınacak önlemlerin, seçilen yer ile teknoloji alternatiflerinin belirlenerek değerlendirilmesinde ve projelerin uygulanmasının izlenmesi ve kontrolünde sürdürülecek çalışmalar”

olarak tanımlanmıştır.

        Hâlbuki Yönetmeliğin dayanağı olan Çevre Kanunu’nun amacı; bütün canlıların ortak varlığı olan çevrenin, sürdürülebilir çevre ve sürdürülebilir kalkınma ilkeleri doğrultusunda korunmasını sağlamaktır.

       Yani temel amaç çevrenin korunmasıdır.

       Bu durumda Çevre Kanunu’ndaki “çevre” tanımına bakmak gerekecektir. Kanunda “çevre; canlıların yaşamları boyunca ilişkilerini sürdürdükleri ve karşılıklı olarak etkileşim içinde bulundukları biyolojik, fiziksel, sosyal, ekonomik ve kültürel ortamdır.” şeklinde tanımlanmaktadır.

       Şimdi de yine Çevre Kanunu’ndaki “ekosistem” ve “ekolojik denge” tanımlarına bakalım. Ekosistem; canlıların kendi aralarında ve cansız çevreleriyle ilişkilerini bir düzen içinde yürüttükleri biyolojik, fiziksel ve kimyasal sistemdir. Ekolojik denge ise; İnsan ve diğer canlıların varlık ve gelişmelerini doğal yapılarına uygun bir şekilde sürdürebilmeleri için gerekli olan şartların bütünüdür.

       Bu tanımları sıraladığımız zaman aslında ÇED tanımı ve sürecinin insan ve yatırım odaklı olduğunu, hâlbuki Çevre Kanunu’ndaki “çevre” ile “ekosistem” tanımlarının temelde neredeyse birbirinin ayni olduğu ve Çevre Kanunu’nun amacının çevreyi, yani yaşamı korumak olduğu görülecektir. Zaten dayanağı Anayasa md. 56 olan Çevre Kanunu’nun başka bir amaç içinde olması da düşünülemez. Ekolojik bakış açısı ile bakıldığında da “çevre”nin, “insan ve kalkınma” amaçlı, “ekosistem/ekoloji” ise insanın da dahil olduğu “yaşam” amaçlı olduğu görülecektir.

         Ayrıca Çevre Kanunu, 1992 Rio zirvesinde ortaya konan “sürdürülebilirlik” kavramını esas almış ve amaç maddesini “çevrenin, sürdürülebilir çevre ve sürdürülebilir kalkınma ilkeleri doğrultusunda korunması” şeklinde düzenlemiştir. Sürdürülebilirlik yani sürdürülebilir çevre kavramı “doğal varlıkların kendini yenileyebilmesi ve geliştirebilmesi” olarak bilimsel açıdan tanımlanabilmektedir. Yine ayni amaç maddesindeki sürdürülebilir kalkınma da, benzer bir şekilde tanımlanmakta ve çok genel olarak  “yatırımların oluşturacağı etkinin doğal varlıkların kendini yenileyebilmesini ve geliştirmesini engelleyecek düzeyde olmaması” ve “geri alınabilir, katlanılabilir ve giderilebilir bir kirlilik” olarak anlaşılmaktadır.

        Bu kısa ve özet açıklamaların sonucunda, adına “çevre” de denilse asıl ve doğru olan amacın “ekosistemin korunması” olduğu açıkça görülmektedir.

 

        Şimdi bu durumda bir takım soruların yanıtlarını değerlendirmemiz gerekecektir.

(1) ÇED Yönetmeliğinin temel amacının ne olduğu ve üst mevzuat ile ne kadar uyumlu olduğu sorusu, yanıtı ilk aranacak sorudur. Amaç; Çevresel Etki Değerlendirmesi (ÇED) sürecinde, yanigerçekleştirilmesi planlanan projelerin çevreye olabilecek olumlu ve olumsuz etkilerinin belirlenmesinde, olumsuz yöndeki etkilerin önlenmesi ya da çevreye zarar vermeyecek ölçüde en aza indirilmesi için alınacak önlemlerin, seçilen yer ile teknoloji alternatiflerinin belirlenerek değerlendirilmesinde ve projelerin uygulanmasının izlenmesi ve kontrolünde sürdürülecek çalışmalarda uyulacak idari ve teknik usul ve esasları düzenlemek olduğu görülmektedir. Bu birleştirilmiş amaç maddesinde Çevre Kanunu’ndaki temel amaç olan ÇEVRENİN (EKOSİSTEMİN) KORUNMASI yerine OLUMSUZ ETKİLERİN ÖNLENMESİ ya da ÇEVREYE (EKOSİSTEME) ZARAR VERMEYECEK ÖLÇÜDE EN AZA İNDİRİLMESİ olduğu görülmektedir. Yani amacın; ÇEVRENİN (EKOSİSTEMİN) KORUNMASI yerine YATIRIMIN, ÇEVRENİN (EKOSİSTEMİN) KORUNMASINDAKİ KURALLARDAN SAKINILMASINA dönüştüğü görülmektedir.

        Buna bir takım itirazlar olacağı için, hemen sayılarla yanıtlayalım: ÇED Yönetmeliği’nin yayınlandığı 1993 yılından 2012 yılı sonuna değin;  2797’si “Olumlu”, 32’si “Olumsuz; 39.649’u “ÇED Gerekli Değildir” ve 516’sı “ÇED Gereklidir” olmak üzere toplam 42.994 ÇED kararı alınmıştır. Sayın Çevre ve Şehircilik Bakanının 21 Kasım 2014 tarihli beyanına göre ise; son 5 yılda  (2009-2014)  21.086 ÇED Gerekli Değildir kararı verilmiştir. Bunlar işin olumsuz yöndeki vahametini göstermektedir.

       Farklı bir örneği ise Türkiye’nin ilk NGS olacak olan Mersin Akkuyu Nükleer Güç Santrali ÇED Raporundan vermek isteriz. Bu raporu hazırlayan heyetin içinde sadece bir adet nükleer mühendis vardır ve iki yıllık nükleer tıp ihtisası mevcuttur. Bu husus hiç kimseyi rahatsız etmemiştir.  Bunun yanı sıra 3730 sayfalık bu ÇED raporu, ÇED Yönetmeliğinin olağanüstü kısa süreçlerinde incelenmiş (ne kadar incelenebildi ise) ve ÇED olumlu kararı verilmiştir. Ama içinde uyulacak mevzuat olarak Rus kanun ve yönetmelikleri da sıralanmış ve hiç kimse “Bağımsız bir ülkede bu nasıl olur?” sorusunu soramamıştır. Örnekler çoğaltılabilir.

 

(2)  ÇED Yönetmeliğinin amaç dışında olmasının bir başka sebebi, Çevre Kanunu’ndaki ekosistemin korunması ve bunun içinde ekosistemin değerlendirilmesi, yani “sürdürülebilir yaşam”[1] noktasından çok uzakta oluşudur. Hatta böyle bir endişesi de yoktur denebilir. Ama büyük bir çelişkidir ki, Yönetmeliğin (Duyarlı Yöreler) EK-5’i ve yine dayanak olarak belirtilen (Anayasa md. 90/son gereği) TC’nin taraf olduğu çevrenin korunması, doğal varlıklar ile tarih ve kültür varlıklarının korunması ile ilgili uluslararası sözleşmeler gereği, pek çok ÇED raporunda ekosistemler bu sözleşme hükümleri doğrultusunda değerlendirilmekte ama bu değerlendirme sadece bir “veri” ve “korunacaktır/uyulacaktır” taahhüdünden öteye bir anlam taşımamaktadır. Üstelik değerlendirmeler genelde bir “tespit” anlayışı ile yapılmakta, “ekolojik bir yaklaşım” görülmemektedir. Eğer bir ekolojik yaklaşımla bu raporlar hazırlanabilse, o zaman taahhütlerin altında mutlaka “Nasıl?” sorusunun cevabı da verilmek zorunda kalınacaktır. Ama yoktur. Bu nedenle de ÇED Yönetmelikleri, Anayasa md.  

56 ve Çevre Kanunu’ndaki asıl amaçtan geri kalmaktadır.

(3) ÇED Yönetmeliğinin bir başka amaç dışında kaldığı husus ise “stratejik çevresel değerlendirme” bağlantısının mevcut olmayışı ile “kümülatif” ve “havza[2] esaslı” bir değerlendirme yapmayışıdır. Stratejik çevresel değerlendirme (SÇD); Ülkenin yatırım ve çevre politikalarının belirlenmesi, merkezi ve bölgesel kalkınma planları ile mekânsal planlarının hazırlanması ve hükümet/parti programlarına çevresel değerlerin entegre edilmesini ve bu plan ve programların olası çevresel etkilerinin en aza indirilmesini gerektirirken, Türkiye’de bu yönde yasal bir düzenleme henüz bulunmamaktadır. Bir süre önce bir Stratejik Çevresel Değerlendirme Yönetmeliği taslağı üzerinde görüşler alınmış ama sonra hiç ses çıkmamıştır. AB çevre mevzuatında, ÇED Direktifi ile birlikte Stratejik Çevresel Değerlendirme Direktifi bulunmakta, olası tekrar veya uyumsuzluklara engel olmak için, gerektiği durumlarda ÇED süreci ile SÇD sürecinin koordineli ve ortaklaşa yürütülmesi gerektiği öngörülmektedir. AB çevresel değerlendirme sisteminde temel mekanizma olan bu husus, maalesef ülkemizde mevcut değildir. Dolayısıyla, ÇED Yönetmeliği’nin stratejik çevresel değerlendirme ile bağlantısı bulunmamakta ve “kümülatif” ve “havza esaslı” bir değerlendirme tekniğini içermemektedir.

      Aşağıdaki açıklamalar, bu eksikliğin muhtelif yansımalarını göstermektedir:

       - Bir akarsu üzerinde inşa edilecek her bir HES için müstakil bir ÇED süreci yürütülmektedir. Halbuki bunun o akarsu üzerindeki mevcut ve inşasına henüz başlanmamış HES’leri de göz önüne alarak, yani kümülatif bir bakış açısı ile ele alması gerekirken, bu yapılmamaktadır.

      - Bu bazen entegre tesislerde de görülmektedir. Tesisin entegre olduğu bir kenara bırakılarak, entegre tesisi oluşturan her bir tesis için müstakil ÇED süreçleri çalıştırılmaktadır. Son yıllarda bundan vazgeçildiği görülmektedir.

      -  Bu konu daha çok mevcut bir tesise ek tesis yapılırken, ek tesis için sanki tek başına imiş gibi bir ÇED süreci işletilmektedir. Doğrusu; mevcut ve ek tesisin, ekosistem üzerindeki kümülatif baskısının ÇED sürecinde değerlendirilmesi olmalıdır.

      -  Kümülatif değerlendirmede sınır havza olarak esas alınmalıdır. Ülkemiz 26 havzadan ibarettir. Ama havzalar birçok mikro havzayı içerir ve bazı tesislerin yer aldığı mikro havza, konumuna göre bazen bütün makro havzayı etkileyebilir. Örneğin akarsu kaynak noktasına yakın olan bir tesisin makro havzayı etkilemesi ile uzaktakinin etkilemesi farklı olacaktır. Buna dikkat edilmesi gerekirken, edilmemektedir.

     -  Son olarak kümülatif değerlendirmede, sadece entegre tesisler için değil, o mikro havzadaki çalışma konuları farklı dahi olsa diğer bütün tesislerin ekosistem üzerine baskıları kümülatif bir tarzda değerlendirilmelidir. Her bir tesisin ÇED’inde sonuçlar olumlu iken, kümülatif bir hesaplamada göstergeler mutlaka değişecektir.

     ÇED Yönetmeliği bu açıklama ve örneklerde de görüldüğü üzere amaçtan oldukça uzaktadır.

 

(4) ÇED Süreci bu gün hem yatırımcı hem de yatırımcının baskısı ile İdare tarafından“bürokratik bir engel” olarak görülmektedir. Bugün ÇED raporlarının idaredeki toplam inceleme süresi 50 (komisyon incelemesi 12 gün) gün (2002’de 147 gün), proje tanıtım dosyaları için toplam inceleme süresi 25 (komisyon incelemesi 10 gün) gündür (2002’de 82 gün). Yukarıda örneğini verdiğimiz 3730 sayfalık (analiz raporlarını içeren yaklaşık 400-500 sayfa hariç) Mersin Akkuyu NGS ÇED Raporu bu sürelerde nasıl incelenebilecektir. Bu inceleme süreleri ile ÇED Yönetmeliğinin; Anayasa md. 56 ve 2872 s. Çevre K.nun amacını gerçekleştirebildiği söylenemez.

 

(5) Yönetmeliğin ÇED tanımında olmasına rağmen, ÇED süreçlerinde “yer ve teknoloji alternatifleri” kesinlikle değerlendirilmemekte, bu konu adeta bir tabu sayılmaktadır. Ayrıca mahallinde inceleme uygulamasının” da zorunlu olmaktan çıkartılması da başka bir olumsuzluktur. Sonuçta bu iki mekanizma, ÇED'in bilimsel bir rapor haline gelmesinde kilit rol oynayan mekanizmalardır. Bilimsel ve hukuki bir araç bu şekilde bilimsel olmaktan çıkartılmış, böylece amaç dışına çıkartılmıştır. Bunun da 2872 SK ve Anayasa md. 56 ile bağdaşmadığı tartışmasız bir şekilde açıktır.

 

(6)  ÇED Yönetmeliğindeki sistemde ÇED süreçlerinde SAĞLIK, SOSYAL ve KÜLTÜREL ETKİ DEĞERLENDİRMELERİ ise hiç yapılmamaktadır. Kısa bir demografik tespit ve bölge odalarından alınan tarımsal, sanayi ve ticari durum bilgilerinin sıralandığı tespitler ile konu geçiştirilmekte ve hep ayni sonuca ulaşılmaktadır: “Bölge ekonomisine olumlu katkı sağlayacak ve işsizliği azaltacaktır!” Acaba bu ne kadar doğrudur? Kayıpların hesaplanmadığı bir ÇED sürecinde, sadece kazançlara dayanarak yapılan hesaplamaların hiç birisi bizi doğru bir sonuca ulaştıramaz.

 

(7)  Her ne kadar aşağıda ayrıntılı olarak incelenecekse de, ÇED Gerekli Değildir ve ÇED Olumlu Kararlarının 5 ve 7 yıllık geçerlilik süreleri ile buna ucu açık mücbir sebep eklemesi ve bir de ayrıca tesisin inşa süresi eklendiğinde, uzunca ve belirsiz bir süre ÇED açısından denetim kalkmış olmaktadır. Bu da ayrı bir amaçsal uyumsuzluktur.

 

(8) ÇED Raporları tamamen piyasa düzeninde oluşturulmakta ve yetki belgeli şirketler, ekosistemi koruma güdüsünden çok, para aldıkları şirkete en az maliyet oluşturacak bir sistem oluşturmaya çalışmaktadırlar. İşin doğası da bunu gerektirmekte ve sonuç olarak aslında kamusal bir süreç olması gereken ÇED süreci, tamamen piyasa koşullarında oluşmaktadır. Bunun mutlaka bir çözümü bulunmalıdır. Böyle bir sistemde oluşan ÇED Raporu, daha başlangıçta tesisten etkilenecek kitlenin gözünde olumsuz bir değer kazanmaktadır.

 

(9) Yönetmelik gerek doğrudan, gerek geçici maddeleri ve gerekse ek listeleri ile bir muafiyetler belgesidir. Bunun da Çevre Kanunu ve Anayasa md. 56 ile bağdaşmadığı tartışmasız bir şekilde açıktır. Ayrıca Avrupa Komisyonunun 2014 Yılı (17inci) İlerleme Raporunun (Eylül/2014) 27inci fasıl (Çevre ve İklim Değişikliği) ile ilgili bölümünün değerlendirmesi de özetle aşağıya alınmıştır:

       (a) Yasal mevzuat AB ile uyumlu olmakla birlikte, uygulama adımları zayıf kalmıştır.

       (b) Mevzuata uyum ve uygulama alanlarında daha kuvvetli bir siyasi irade ile çevre ve iklim değişikliği konularında düzenli diyaloğun yeniden kurulmasına ihtiyaç duyulmaktadır.

       (c) Hem yurt içinde, hem de uluslararası düzeyde daha iddialı ve koordineli bir iklim ve çevre politikasının oluşturulması ve uygulanmasına ihtiyaç vardır.

      (d) ÇED’e ilişkin yapılan mevzuat değişikliği endişe yaratmaktadır.

      (e)Stratejik planlama, kapsamlı yatırımlar ve güçlü idari kapasiteye ihtiyaç duyulmaktadır.

       (f) 2015 yılının ilk çeyreğinde Türkiye, 2015 yılında imzalanması öngörülen yeni küresel iklim değişikliği anlaşmasına yönelik katkısını belirlemek zorundadır.

       (g) Söz konusu alanlarda sivil toplum örgütleri ve diğer kurumlar ile işbirliğinin güçlendirilmesi gerekmektedir.

     Görüleceği üzere İlerleme Raporundaki bu değerlendirmeler de, maalesef iddialarımızı doğrulmaktadır.

     Yukarıda açıkladığımız ÇED Yönetmeliğinin amaçsal açıdan yapılan değerlendirilmesinde, dava konusu Yönetmeliğin Anayasa md. 56 ve Çevre Kanununun amaçlarını sağlamaktan uzak olduğu açıktır.

      Amaç sembolik de olsa Yönetmeliğin birinci maddesinde belirtilmiş olduğundan, Yönetmeliğin “Amaç” başlıklı birinci maddesi HUKUKA AYKIRIDIR.

     Amaçtaki hukuka aykırılık, aslında bütün yönetmeliği HUKUKEN TARTIŞMALI hale dönüştürmektedir.

 

Yönetmeliğin “Halkın Katılımı” Başlıklı Fıkrasının Değerlendirilmesi:

          Md.9/(1)a numaralıfıkrada “yörede yayınlanan yerel süreli yayın ile birlikte yaygın süreli yayın olarak tanımlanan bir gazetede” toplantı duyurusunun yapılacağı düzenlenmiştir. Bu düzenleme ile “ulusal gazetede yayınlanma” hususundan vazgeçilerek,  toplantı o yöreye hapsedilmiş olmaktadır. Ayrıca pek çok yerleşimde yerel gazete ve yayınları takip etmekten çok ulusal gazeteler izlenmektedir. Klasik “ilan hukuku” kapsamında da daima “yerel ve ulusal gazetede ilan yayını” birlikte icra edilmektedir. Bu nedenle önceki yöntem daha doğru olup, terk edilmemelidir.

         Sonuç olarak; burada tebligat anlamında bir yayınlanma söz konusu olmasa da “ulusal gazetede yayınlanma” hususundan vazgeçilmesi, Anayasa md.74 ve 2872 SK md.30’da düzenlenmiş bulunan “Bilgi Edinme Hakkı”na aykırı olup, ayni zamanda halkın katılımının da kısıtlanmasına neden olacağından, HUKUKA AYKIRIDIR.

 

Yönetmeliğin  “Komisyonun, Kapsam ve Özel Format Belirlemesi” Başlıklı Md.10/(4), Çevresel Etki Değerlendirmesi Raporunun Bakanlığa Sunulması” Başlıklı Md.11/(4),    “Komisyonun Çalışma Usulü ve Çevresel Etki Değerlendirmesi Raporunun İncelenmesi Başlıklı” Md.12/(8), “Başvuru ve İnceleme Başlıklı” Md.16/(3) Fıkralarına Yönelik Ortak Değerlendirme

         Yukarıda belirtilen dört fıkrada da, 1997, 2002, 2003, 2008 ve 2013 Yönetmeliklerinde bulunan “ÇED başvurusunun geçersiz sayılması” düzenlemesi yerine, “ÇED sürecinin sonlandırılması” düzenlemesi getirilmiştir. Bir işlemin geçersiz sayılması, onu başlangıcından itibaren geçersiz hale getirdiği gibi, ona bağlı olarak yapılan işlemlerde hukuken geçersiz olur. Hâlbuki bir işlemin sonlandırılması, onu geçersiz kılmayabileceği gibi, ileride kaldığı yerden devam etme hukukunu bile yaratabilir. Bu da yukarıda belirtilen fıkraların amacına, fıkraların yer aldığı maddelerin amacına ve ruhuna ve neticeten ÇED Yönetmeliğinin amacına ters düşecektir.

        Önceki yönetmeliklerdeki “geçersiz sayılma”  hukuku doğru olup, son yönetmelikteki “sonlandırma” düzenlemesi HUKUKA AYKIRIDIR.

 

Yönetmeliğin “Çevresel Etki Değerlendirmesi Olumlu veya Çevresel Etki Değerlendirmesi Olumsuz Kararı” Başlıklı Md.14/(4) ve “Çevresel Etki Değerlendirmesi Gereklidir veya Çevresel Etki Değerlendirmesi Gerekli Değildir Kararı” Başlıklı Md.17/(3) Fıkralarına Yönelik Ortak Değerlendirme

        Yönetmeliğin md.14/(4) fıkrasında; Çevresel Etki Değerlendirmesi Olumlu Kararının 7 (yedi) yıl süre geçerli olduğu ve “mücbir sebep” olmadan bu süre içerisinde yatırıma başlanmazsa, kararın geçersiz olacağı düzenlenmektedir. Bu süre; 1997 Yönetmeliğinde 4; 2002 ve 2003 Yönetmeliklerinde 5; 2008, 2013 ve işbu Yönetmelikte de 7 yıldır.

        Ayrıca “mücbir sebep” varsa bu süre sınırsız bir şekilde uzayacaktır.

        Ayni şekilde Yönetmeliğin md.17/(3) fıkrasında; Çevresel Etki Değerlendirmesi Gerekli Değildir Kararının da 5 (beş) yıl süre geçerli olduğu ve “mücbir sebep” olmadan bu süre içerisinde yatırıma başlanmazsa, kararın geçersiz olacağı düzenlenmektedir. Bu süre; 1997 Yönetmeliğinde 3; 2002 ve 2003, 2008, 2013 ve işbu Yönetmelikte dâhil 5 yıldır.

        Ayrıca “mücbir sebep” varsa bu süre de yine sınırsız bir şekilde uzayacaktır.

Bu durumda;

(1) Sürelerin belirlenmesindeki kriterler nelerdir?

(2) Bu süre ÇED Olumlu kararlarında önce dört, bilahare beş, son düzenlemelerde de yedi yıldır. Ayni şekilde ÇED Gerekli Değildir kararlarında da önce üç, bilahare beş yıldır. Bu artışın kriter ve gerekçeleri nelerdir?

(3) Süreler “mücbir sebepler” doğrultusunda uzayacağından, mücbir sebepler nelerdir?

(4) Mücbir sebepler doğrultusunda süre uzamasında bir kısıt olmadığından, bu ucu açık bir düzenleme midir, değilse bu süreler ne kadar uzayacaktır?

(5) Örnek alınan AB ÇED Direktifleri böyle bir uygulamaya gerek görmemiş ve sadece ülkelerin daha kısıtlayıcı tedbirler alabileceğini belirtmesine rağmen, neden böyle bir uygulamaya gereksinim duyulmuştur?

      Görüleceği üzere bu düzenlemeler bilimsel ve hukuki bir dayanaktan uzak ve keyfilik içermektedir. Hiç kimse burada “İdarenin takdir hakkı” savunmasını getirmemelidir. “Ucu açık süreler”, “Ne olduğu belirsiz mücbir sebepler” ve “Dört yıldan yedi yıla ve üç yıldan beş yıla gerekçesiz uzayan süreler” takdir hakkı olamaz. Gerçek takdir hakkı bir yatırıma “gerek görüp/görmeme” ile ilgilidir. Yoksa yatırımla ilgili düzenlemelerin mutlaka bilimsel, hukuksal ve akla uygun dayanakları olmalıdır. Aksi savunulamaz.

       Örneğin “ÇED Gereklidir” kararı verilen dosyalar için md. 17/(4)’de verilen ve mücbir sebeple sulandırılmamış olan bir yıllık süre makul ve mantıklıdır. Ama mücbir sebeple ucu açık bırakılmış ve ÇED Olumlu Kararından sonraki 7 (yedi) ve ÇED Gerekli Değildir Kararından sonraki 5 yıllık bir geçerlilik (bize göre bekleme) sürelerinin hukuki, bilimsel ve akla uygun bir gerekçesi olamaz. Sermayesini hazır etmemiş bir yatırımcı, zaten ciddiyetten uzak demektir. Yedi ve beş yıllık süreler, teknolojideki hızlı değişim karşısında, oldukça büyük birer gecikmedir. Buna bir de yatırımın inşa ve işletmeye başlaması için geçecek süre eklendiğinde, işletme aşamasına gelmiş bir tesis, artık eski bir tesis olacak ve çağdaşları ile teknolojik açıdan rekabet edemez hale gelebilecektir.

       Ülkeye teknoloji, istihdam ve kalkınma yönünde katkı sağlaması beklenen işletmelerin, bu şekilde gecikmiş işletmelere dönüşmesi halinde (birilerine spekülatif kazanç sağlaması hariç) ülkeye hiçbir yararı olamaz. Böyle bir tesis sahibine düzgün bir kazanç sağlamayacağı gibi kamusal yarar da sağlayamayacaktır. Ayrıca bu ÇED denetiminde de kayıp süreler demektir. Yatırımcıların da piyasa ekonomileri içinde kamu eli ile yani hukuki düzenlemelerle disipline edilmeleri gerekir. Dolayısıyla bu sürelerin ÇED Gerekli Değildir Kararları için en fazla iki, ÇED Olumlu Kararları için de en fazla üç yıllık bir süre ile sınırlandırılmalı, mücbir sebepli ek süreler de en fazla bir yıl ile sınırlandırılmalıdır. Mevzuatta mücbir sebepte azami süre koymama sonucunda, farklı yatırıcılara, farklı sürelerin tanınması sonucunu doğurabilir. Bu da takdir değil, keyfiliktir. Elbette sürelerin belirlenmesinde İdarenin bir takdir hakkı olacaktır. Ama hukuka uygun olmayan süreler için; “sırf İdarenin takdir hakkına bağlıdır diyerek, hukuka uygunluğunu görmezden gelmek, yargılama dışıdır diye değerlendirmemek” yanlıştır. Aslında bu bir hukuka aykırılıktır.

        Prof. Dr. A. Şeref GÖZÜBÜYÜK[3], takdir hakkının başarı şartlarını;

-          Politika ve amacın saptanması,

-          Takdir yetkisini düzenleyen kuralların belirlenmesi,

-          Takdir yetkisinin uygulanacağı durumlarla ilgili olayların değerlendirilmesi,

-          Gerekçenin açıklanması,

-          İdari işlemlerin açıklanması,

-          Olayların ortaya çıkış zamanına dikkat edilmesi,

-          Takdir yetkisinin rasyonel kullanılması,

-          Mali ve teknik imkânlara riayet edilmesi,

olarak belirlemiştir.

        Prof. Dr. Yıldızhan YAYLA[4] ise, ‘Kısacası takdir yetkisi, sınırları önceden hukuk tarafından belirlenmiş bir alandır.’ diye tanımlamaktadır.

       Takdir hakkının tartışmasız olduğu alanlar ise hukuk sistemimizde; “Hükümet Tasarrufları” ile Yasalarla düzenlenmiş bulunan “Cumhurbaşkanının Tek Başına Yapacağı İşlemler”, “HSYK Kararları”, “YAŞ Kararları (Kısmen)” ve “Seferberlik, Sıkıyönetim ve OHAL İdarelerinin Kararları” olarak belirlenmiştir.  Görülmektedir ki, özellikle İdarenin Yönetmelik gibi düzenleyici işlemlerdeki takdir hakkının mevcudiyeti ve gerekliliği tartışma dışı olmasına rağmen, takdir hakkının ucu açık, kuralsız, keyfiliğe açık ve kamusal yararla bağdaşmayan bir anlayış içinde olmasının savunulması da olası değildir.

         Ayrıca yukarıda da belirtildiği üzere AB ÇED Direktiflerinde böyle bir uygulama olmadığı gibi beklenti ve yönlendirme de yoktur.

         Sonuç olarak; mücbir sebeple ucu açık bırakılmış ve ÇED Olumlu Kararından sonraki 7 (yedi) ve ÇED Gerekli Değildir Kararından sonraki 5 yıllık bir geçerlilik (bize göre bekleme) sürelerinin hukuki, bilimsel ve akla uygun bir gerekçesi olamaz.

 

 

Yönetmeliğin “Yönetmeliğe Aykırı Uygulamaların Durdurulması” Başlıklı Fıkrasına Yönelik Değerlendirme

         Md.19/(1)bfıkrasındaki "ÇED Olumlu" kararı ya da "ÇED Gerekli Değildir" kararı verildikten sonra, proje sahibi tarafından nihai ÇED Raporu veya Proje Tanıtım Dosyasında taahhüt edilen hususlara uyulmadığının tespit edilmesi durumunda söz konusu taahhütlere uyulması için projeyle ilgili Bakanlıkça/Valilikçe bir defaya mahsus olmak üzere süre verilebileceği düzenlemesindeki “azami süre” kaydı, işbu yönetmelikte kaldırılmıştır. Böylece ucu açık bir süre hukuku yaratılmıştır. Bu tip bir ucu açık ek süre hukuka aykırıdır. Fıkranın birinci cümlesinin sonundaki “….. süre verilebilir.” Düzenlemesi, yukarıda uzunca açıkladığımız “İdarenin süre verip/vermeme ya da sürenin miktarını şartlara göre belirleme” yönündeki takdir hakkının açık bir belirtisidir ve bu gereklidir. Ama ucunun açık olması kabul edilemez.

 

        Yukarıda da açıkladığımız gibi bu süre ucu açık olamaz. Bu sürenin azami bir miktarı olmalı, İdare takdir hakkını; ucu açık olarak değil, süre verip/vermeme ve süreyi önceden sınırı belirli bir azami süre içinde belirleme yönlerinde serbestçe kullanmalıdır.   

 

Yönetmeliğin “Olağanüstü  Durumlar ve  Özel Hükümler” Başlıklı Md.24’e Yönelik Değerlendirme

         Öncelikle madde metni olduğu gibi aşağıya alınmıştır:

Olağanüstü durumlar ve özel hükümler

MADDE 24 – (1) Aşağıdaki projeler için uygulanacak ÇED sürecine ilişki yöntem Bakanlıkça belirlenir:

a) Afet riski altındaki alanların dönüştürülmesi işlemleri, doğal afetler sonucu yıkılan, bozulan, tahrip olan veya hasar gören herhangi bir yatırımın bulunduğu yerde kısmen veya tümü ile yeniden gerçekleştirilmesi planlanan projeler,

b) ÇED Yönetmeliğine tabi olmayan veya Seçme Eleme Kriterlerine tabi olduğu halde proje sahibinin ÇED Raporu hazırlanması talebi üzerine Bakanlıkça uygun görülen projeler,

c) Organize Sanayi Bölgeleri, İhtisas Organize Sanayi Bölgeleri, Endüstri Bölgeleri, Serbest Bölgeler ile Teknoloji Geliştirme Bölgelerinde kurulması planlanan projeler,

ç) Stratejik Çevresel Değerlendirme yapılan alanlarda kurulması planlanan projeler,

d) Teknoloji değişikliği uygulamak suretiyle, verim artırımına, doğal kaynak kullanımını azaltmaya ve/veya çevre kirliliğini azaltmaya yönelik yapılmak istenilen değişiklikler veya prototip üretim yapan projeler,

e) Ek-1 listesi veya ek-2 listesinde olup, eşik değeri olmayan projelerde yapılacak her türlü değişikliği içeren projeler,

f) “ÇED Olumlu” veya “ÇED Gerekli Değildir” kararı bulunan projelerde yapılacak kapasite artışı ve/veya genişletilmesi planlanan projeler.

 

       Hemen belirtmeliyiz ki; burada (1)a fıkrası hariç diğerlerinin hiçbirisi OLAĞANÜSTÜ DURUM DEĞİLDİR. Zaten 1997 ve 2002 Yönetmeliklerinde bu yönde düzenleme mevcut değilken, 2003 ve 2008 Yönetmeliklerinde sadece buradaki (1)a fıkrası yönünde düzenleme vardır. Yukarıdaki genişleme 2013 ve işbu 2014 Yönetmeliklerinde oluşmuştur. BU BİR MUAFİYET İŞLEMİDİR. Burada İdarenin takdir hakkı olamaz.

      Çünkü ÇED uygulaması;

Anayasa md.56;

“Herkes, sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkına sahiptir.

Çevreyi geliştirmek, çevre sağlığını korumak ve çevre kirlenmesini önlemek Devletin ve vatandaşların ödevidir.”

ve

Çevre Kanunu md.1;

Bu Kanunun amacı, bütün canlıların ortak varlığı olan çevrenin, sürdürülebilir çevre ve sürdürülebilir kalkınma ilkeleri doğrultusunda korunmasını sağlamaktır.”

hükmü başta olmak üzere yukarıya alınmış bulunan Çevre Kanunu’nun 2, 3, 8, 9 ve 28. maddelerinin gereği ve sonucudur.

 

       İdare; -(1)a fıkrası hariç- bu durumlarda belki mevcut ÇED uygulamasını güçlendirecek ilave tedbirleri alma hususunda takdir yetkisini kullanabilir. Belki bazı düzenlemeler de yapılabilir. Fakat (1)a fıkrası hariç, yönetmelikte yazılı uygulamaların hiçbirisi, hukuken olağanüstü durum olarak kabul edilemez.

Yönetmeliğin “Geçiş Süreci” Başlıklı Geçici Md-1’e Yönelik Değerlendirme

         Madde metni aşağıdadır:

Geçiş süreci

Geçici Madde 1 – (1) Bu Yönetmeliğin yürürlük tarihinden önce, ÇED Başvuru Dosyası/Proje Tanıtım Dosyası Valiliğe ya da Bakanlığa sunulmuş projelere bu Yönetmeliğin lehte olan hükümleri ve/veya başvuru tarihinde yürürlükte olan Yönetmelik hükümleri uygulanır.

 

        Bugüne kadarki Yönetmelik ve değişikliklerinde hiç rastlanılmayan ve genelde bir “ceza hukuku uygulaması” olan ve pratikte “sanığın lehine olan hükümlerin uygulanması” olarak ceza yargılamasında yer bulan bu uygulamanın, son Yönetmelikle düzenlenecek olan ÇED sürecinde uygulanmak istenmesi, doğrusu çok şaşırtıcıdır.

 

          Bırakalım HUKUKA AYKIRI OLMAYI, BU HUKUKEN MÜMKÜN DEĞİLDİR. Elbette ki, bu Yönetmeliğin yayın tarihinden önceki ÇED hazırlıklarının, yürürlük tarihinde geçerli olan ÇED Yönetmeliğine tabi olacakları tartışmasızdır.

Yönetmeliğin “Kapsam Dışı Projeler” Başlıklı Geçici Md-2 ve Kanuni Kapsam Dışı Projeler” Başlıklı Geçici Md-3’e Yönelik Değerlendirmeler

         Madde metinleri aşağıdadır:

Kapsam dışı projeler

Geçici Madde 2 – (1) Çevresel Etki Değerlendirmesi Yönetmeliğinin ilk yayım tarihi olan 7/2/1993tarihinden önce üretime ve/veya işletmeye başladığı belgelenen projeler Çevresel Etki Değerlendirmesi kapsamı dışındadır.

 

          Oldukça masum görünen bu madde aslında 07.02.1993 tarihinden önceki bütün işletmelerin ek tesis, genişleme, büyüme, kapasite artırımı, revize işlemi gibi bütün ek veya yeni yatırımlarını, işbu bütün tesisleri süresiz ya da başka bir deyişle işletme ömrünün sonuna kadar ÇED kapsamı dışına çıkartmaktadır.

Kanuni kapsam dışı projeler

Geçici Madde 3 – (1) 23/6/1997 tarihinden önce kamu yatırım programına alınmış olup, 29/5/2013 tarihi itibariyle üretim veya işletmeye başlamış olan projeler ile bunların gerçekleştirilmesi için zorunlu olan yapı ve tesisler Çevresel Etki Değerlendirmesi kapsamı dışındadır.

 

         Bu madde ise 21.05.2013 tarih ve 6486 SK ile (RG. 29.05.2013/28661) ile Çevre Kanunu’na Geçici Madde-3 olarak eklenen maddeye dayanmaktadır. Sadece burada tarih belirtilmiş olup, bu da 6486 SK (Torba K.)’nun RG’de yayınlanma, yani yürürlük tarihidir.

        Bu maddenin dayanağı olan Çevre Kanunu’nun Geçici Madde-3’ü, Anayasa Mahkemesi tarafından 03.07.2014 tarihinde 2013/89 Esas ile “…planlama aşaması geçmiş ve ihale süreci başlamış olan veya…” ibaresi yönünden İPTAL edilmiş olup, gerekçeli kararın yayınlanması beklenmektedir.

Bu muafiyet maddeleri ile ilgili olarak mevcut yargısal gelişmeleri şöyle sıralayabiliriz:

         (1) 17 Temmuz 2008 Tarih ve 26939 sayılı Resmi Gazetede yeniden yayınlanmış bulunan ÇED Yönetmeliğinin Geçici 3üncü maddesi aşağıdadır:

Kapsam dışı projeler

GEÇİCİ MADDE 3 – (1) 7/2/1993 tarihli ve 21489 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan Çevresel Etki Değerlendirmesi Yönetmeliğinden önce uygulama projeleri onaylanmış veya çevre mevzuatı ve ilgili diğer mevzuat uyarınca yetkili mercilerden izin, ruhsat veya onay ya da kamulaştırma kararı alınmış veya yatırım programına alınmış veya mevzi imar planları onaylanmış projelere veya bu tarihten önce üretim ve/veya işletmeye başladığı belgelenen projelere Çevre Kanunu ve ilgili diğer yönetmeliklerde alınması gereken izinler saklı kalmak kaydıyla bu Yönetmelik hükümleri uygulanmaz.

 

        Bu Yönetmelik hakkında, Danıştay 6ncı Dairede açılmış bulunan 2008/8999 E. sayılı davada, önce yürütmenin durdurulması kararı reddedilmiştir. Yapılan itiraz üzerine Danıştay İDDK’nın 07.10.2010 tarih ve 2010/968 E. sayılı kararla itirazı kabul ederken vermiş olduğu kararın gerekçesi çok önemli olup, iş bu gerekçe aşağıya alınmıştır[5].

         Danıştay İDDK’nın Daire kararını bozarken dayandığı Anayasa Mahkemesinin 15.01.2009 günlü, E:2006/99, K:2009/9 sayılı kararının konu ile ilgili bölümü aşağıdadır[6].

         (2) Danıştay 6ncı Daire tarafından 02.02.2011 tarih, 2008/8999 E. ve 2011/165 K. ile yukarıdaki geçici madde iptal edilmiştir.  İptal gerekçesi aşağıdadır[7].

         Başka bir deyişle Danıştay’ın hem İ.D.D.K. ve hem de 6. Dairesi,  üretim ve/veya işletmeye başladığı belgelenen projeler dışında muafiyeti uygun bulmamıştır.

 

         (3) Anılan karar 02.02.2011 tarihinde verilmiş ve hemen akabinde, 14.04.2011 tarihinde 27905 sayılı Resmi Gazete’de “Çevresel Etki Değerlendirmesi Yönetmeliğinde Değişiklik Yapılmasına Dair Yönetmelik” yayınlanmıştır. Anılan değişiklik, 17.07.2008 tarihli ve 26939 sayılı Çevresel Etki Değerlendirmesi Yönetmeliğinin Geçici 3üncü maddesinin değiştirilmesi ile ilgili olup, aşağıdadır:

“GEÇİCİ MADDE 3 – (1) 7/2/1993 tarihli ve 21489 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan Çevresel Etki Değerlendirmesi Yönetmeliğinden önce;

a) Üretime ve/veya işletmeye başladığı belgelenen projelere,

b) Uygulama projeleri onaylanmış veya çevre mevzuatı ve ilgili diğer mevzuat uyarınca yetkili mercilerden izin, ruhsat veya onay ya da kamulaştırma kararı alınmış veya yatırım programına alınmış veya mevzi imar planları onaylanmış projelerden

1) Bu Yönetmeliğin EK-I Listesinde yer alan projeler için 17/7/2015 tarihine,

2) EK-II Listesinde yer alan projeler için 17/7/2013 tarihine kadar yatırımına başlanmış projelere,

Çevre Kanunu ve ilgili diğer yönetmeliklerde alınması gereken izinler saklı kalmak kaydıyla bu Yönetmelik hükümleri uygulanmaz.”

 

    Bu değişiklikle ilgili olarak açılan davada, Danıştay 14üncü Daire’sinin 29.05.2012 tarih ve 2011/14013 E. sayılı aşağıdaki Y.D. kararı ile anılan/yukarıdaki Yönetmelik değişikliğinin, 1. maddesinin ise (b) bendinin yürütmesi durdurulmuş olup, verilen kararın gerekçesi aşağıdadır[8].

          Ayni konuda başka bir dava neticelenmiş olup, verilen kararın (Dnş. 14. D. 2011/11139 E., 2013/8 K.) iptal ile ilgili bölümünün gerekçesi ise yine aşağıdadır.[9]

         Dava konusu Yönetmelik Değişikliği (R.G. 14.04.2011/27905)’nin 1 (b) maddesi böylece İPTAL edilmiştir. İptal kararı davacılara 01.04.2013 de tebliğ edilmiş ve 4 gün sonra ayni konuda ve ayni doğrultuda, üçüncü kez Yönetmelik değiştirilmiştir.

    

         (4)  Kararla birlikte bu kez 05.04.2013 tarih ve 28609 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan  “Çevresel Etki Değerlendirmesi Yönetmeliğinde Değişiklik Yapılmasına Dair Yönetmelik” ile ayni madde üçüncü kez değiştirilmiş olup, değişiklik metni aşağıdadır:

“GEÇİCİ MADDE 3 – (1) 23/6/1997 tarihinden önce yatırım programına alınmış olup 5/4/2013 tarihi itibarıyla planlama aşaması geçmiş olan veya ihalesi yapılmış olan veya üretim veya işletmeye başlamış olan projeler ile bunların gerçekleştirilmesi için zorunlu olan yapı ve tesislere, Çevre Kanunu ve ilgili diğer yönetmeliklerde alınması gereken izinler saklı kalmak kaydıyla bu Yönetmelik hükümleri uygulanmaz.”

      Görüleceği üzere kapsam daha da genişletilerek düzenleme tekrarlanmış ve yargı kararları hiçe sayılmıştır. Fakat bu değişiklik aleyhine birçok dava açılıp, bunun da iptal edileceğini anlaşılınca, bu kez Çevre Kanunu’nu değiştirilmiş ve benzer düzenleme 21.05.2013 tarih ve 6486 SK ile (RG. 29.05.2013/28661) ile Çevre Kanunu’na Geçici Madde-3 olarak eklenmiştir.

 

         (5) Davalı İdare 03.10.2013 tarih ve 28784 sayılı Resmi Gazetede yayınlanan (beşinci) Yönetmelikle açılan davaları “konusuz” bırakmış ve benzer bir maddeyi 2013 Yönetmeliğine de koymuştur. Artık 21.05.2013 tarih ve 6486 SK ile (RG. 29.05.2013/28661) ile 2872 SK’na Geçici Madde-3 olarak eklendiği için, düzenlemenin yasal dayanağı da oluştuğundan, Danıştay kararları etkisiz hale getirilmiştir. Fakat bu kez de Anayasa Mahkemesi tarafından 03.07.2014 tarih ve 2013/89 Esas ile Çevre Kanunu’na Ek Geçici Madde-3 İPTAL edilmiştir. (Gerekçesi beklenmektedir.)

         Bunun üzerine de işbu dava konusu Yönetmeliğin Danıştay kararlarından sonra (henüz yayınlanmamış olan) Anayasa Mahkemesi kararını etkisiz bırakmaya çalıştığı görülmektedir.

         DAVALI İDARE; ANAYASA MAHKEMESİNİN İPTAL ETTİĞİ BİR HÜKMÜ TEKRAR YÖNETMELİĞE KOYARAK, HUKUKA BAKIŞ AÇISINI DA ORTAYA KOYMAKTADIR.

         AYRICA ANAYASA Md.2 GEREĞİ TC DEVLETİ BİR HUKUK DEVLETİ OLDUĞUNA ve md.138/SON GEREĞİ YASAMA, YÜRÜTME ve İDARE, YARGI KARARLARINA UYMAK ZORUNDA OLDUĞUNA GÖRE, BU DÜZENLEMA AÇIKÇA HUKUKA AYKIRIDIR.

 

        Sonuç olarak; yukarıdaki Yüksek Mahkeme kararları göz önüne alındığında, bu kararlara başkaca ek bir açıklamaya gerek olmadığından, Yönetmeliğin “Kapsam Dışı Projel